22.2.09


Thomas Bernhard'la 1986'la yapılmış bir röportaj - ya da röportaj teşebbüsü, sevenlerine.

Posted by
Categories: Etiketler: ,

1 yorum

3.5.08


Gittim, zulmü ve pervasızlığı gözlerimle gördüm, hiddete ve şiddete bizzat şahit oldum, döndüm. Bu kayıtlar, o gün haksızca biber gazı, su ve cop yiyenlerin hatrına bir süre daha burda. Sunu da unutmayın: Ne kadar çoğaltırsanız o kadar çoğalırız.
Dinlediğiniz şarkılar bir dönemin efsane kayıtlari. Cem Karaca'nın Dervişan eşliğinde seslendirdiği "1 Mayıs" ve "Durduramayacaklar Halkın Coşkun Akan Selini", memlekette yapılmış en coşkulu politik sarkılar. (...)

Buyrun Murat Meriç'in Myspace sayfasından dinleyin.

Posted by
Categories: Etiketler: , , ,

1 yorum

Geçen gün Hype Machine'den müzik dinlerken, çok ilginç bir parçayla karşılaştım: tek albümünü 1968'de çıkarmış olan The Savage Resurrection adlı bir gruba ait. Psychedelic'in -o senelerde buralarda da harıl harıl üretilmekte olan- yerel harmanlarına benziyor bu parçaları. Zaten blog yazarının böyle bir ilgisi olduğu aşikar, daha önceki bir yazısında da Erkin Koray ve Selda'dan bahsetmiş. Ben de kendi seçtiğim bir Erkin Baba şarkısını iliştireyim. Bir de 1967-68 Altın Mikrofon kayıtlarındaki Ağıt'ı.

The Savage Resurrection - Tahitian Melody
Erkin Koray - Yağmur
Yabancılar - Ağıt

Posted by
Categories: Etiketler: , , ,

0 yorum

2.5.08


"Canımız Pahasına" reklamlarından beri takip etmekten kendimi alamadığım bir site var: İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün resmi sitesi. (Bir dahaki kampanyaları için "Yaradana Sığınıp" ismini teklif ediyorum.) Bir göz atın, siz de müptelası olacaksınız. Mesela şu an sitenin anasayfasında yer alan 1 Mayıs videosunu izleyerek dünkü olayların gerçek yüzünü öğrenebilirsiniz. Yukardaki repliği de videonun sonlarına 'sokaktaki vatandaş' söylüyor. Bela okuyan dönerciler de var.
Şu medya güzellemesini paylaşmak istiyorum bir de.

Posted by
Categories: Etiketler: , , ,

0 yorum

30.4.08


Şu aralar televizyonda sıkça dönen iki reklam:





Hangisi daha korkunç? Oylar, büyük ihtimalle, Linens reklamında imgeler yoluyla anlatılan her şeyin şarkı sözleri yoluyla açık açık ifade edildiği Taç'a gidecektir.

İki reklam da kadınların evde oturması, üstelik bundan mutluluk duyması, ev döşemenin de (tabii televizyon modelinin değil, erkeklerin umursamadığı perde rengi gibi 'süfli işler'le uğraşmanın) onun biricik ödevi olması üzerine kurulu.

Ha, kadın bunları yaparken bir taraftan kendine bakmayı da ihmal etmeyecek tabii. Yönetmen Metin Arolat, perdelerin kesildiği kısımla kadının saçlarını kestirdiği kısmı birbirinin içine kesmiş - gerçekten erkeklerin perdenin rengini bilmedikleri gibi eşlerinin saç kesimini de fark etmediği bir hayat - bu kadar bayağı olmak zorunda mı - erkeksen FG mi?
Kadınların en tazeleri, henüz doğurmamışları, yatağın üzerinde emeklerken en kıvrak ve enerjik görünecek olanları- güzellik merkezlerine gider, yeni nevresim alır, kadın dergilerinin verdiği öğütler doğrultusunda illa ki kocalarını 'baştan çıkaracak' seksi bir giysiyle perdelerin önünde beklerler.
Peki şarkının sözlerindeki -dayanamıyorum aşağıya yazacağım tamamını- "bornozları koklarım, ruhuma yer açarım" nasıl patetik bir ruh halinin ifadesidir?
Cinnet, en normal görünen reklam jingle'ının bile bir köşesinden fışkırabilecek kadar yakın.

Monoton diyorlar hayatıma... Hıh, Hadi ordan canım!
Perdeme bakarım ben, renklenir günüm hemen
Sererim nevresimi, deseni anlatır beni
Bakma ona, göremezsin, yatak örtüm duvak gibi (Neyi göremem? - Yatak örtüsü? Duvak? Bekaret?! Bu duvak göndermesi kadının uçuşan beyaz tüllerin arasında durduğu Linens reklamında da var.)
Havluları katlarım, bornozları koklarım, ruhuma yer açarım
Bak evimde tacım, buraların sultanıyım
Taç bende, taç bende! (Kadın için taç sahibi olmak demek zaten güzellik kraliçeliği demek, en güzel çocukluk hayali, bir de çeyizini düzdük mü... )

[Bu yazı Sociological Images adlı güzide blogu takip etmenin sonucunda huzurla reklam izleyemez hale gelip de kusulmuştur.]

Posted by
Categories:

1 yorum

18.3.08


Donat Bayer - Popüler Müziği Okumak (Radikal 2, 16/03/2008)

Müzisyeni veya üretilen müzikal ürünü sosyal, politik veya eleştirmenin eğilimiyle ilişkili herhangi başka bir zemine oturttuktan sonra müzik analizini (düzenleme teknikleri, stüdyo teknikleri, vokal tekniği, ritmik ve armonik yapı vs.) temel alan alternatif bir eleştiri anlayışının, gerek müzisyenler için gerekse okuyucular için, elinin altında internet olan herkesin ulaşabileceği; biyografiyi esas alan ya da bir albümün şarkı isimlerini, prodüktörünün ismini verip neden, niçin olduğu belli olmayan tespitlerle dolu bir yazıdan daha faydalı olacağını sanıyorum. (...)


Posted by
Categories:

2 yorum

9.3.08


Yeni bir miksteyp yaptım. Yukardaki düzeni düzenle barına tıklayarak indirebilirsiniz. Türkçe Blogger'ın azizliği, düzenin bu kadar sık telaffuzu tedirginlik verici.

  1. Shearwater - Rooks (Haziranda çıkacak yeni Shearwater albümü Rook'tan yayınlanan ilk parça)
  2. Elk City - Los Cruzados (New Believers, 2007)
  3. Beach House - You Came to Me (Devotion, 2008)
  4. Destroyer - Foam Hands (Trouble In Dreams, 2008)
  5. Silver Jews - I'm Getting Back Into Getting Back Into You (Tanglewood Numbers, 2005)
  6. Dent May and His Magnificent Ukulele - Meet Me In The Garden (Severseniz Myspace'ine uğrayın, "A Brush With Velvet" EP'sini ücretsiz indirebileceğiniz bir adres veriyor.)
  7. Mixel Pixel - What Ever Happened To One (Let's Be Friends, 2008)
  8. Thao With The Get Down Stay Down - Bag of Hammers (We Brave Bee Stings and All, 2008 - Bu şarkının Susam Sokağı tadında oyun hamurlu stop motion klibi için tık.)
  9. Fujifabric - Strawberry Shortcakes (Teenager, 2008 - Sözleri ezberlemeye çalışmak çok eğlenceli. Japonca bilen varsa tercüme edebilir mi? Uzakdoğu ülkelerinde çilekli tatlı merakı mı var? Bu isimde bir de Güney Kore filmi varmış da...)

Bu toplama içinde en yeni keşfettiğim grup olan Brooklyn'li Mixel Pixel'den bahsetmek istiyorum biraz. Şimdi efendim bu toplamaya koyduğum şarkıları olan "Whatever happened to one?"ın sözlerinde, sizlerin de fark edeceğiniz bir "Ben arıza, sen arıza, çıkalım seninle Bağdat Yoluna" eğilimi hissetmiştim. Bu da klişelerini çoktaaan oturtmuş Amerikan bağımsız sinema/müzik ortamında pek sık karşılaştığımız bir tema değilse nedir? Fakat albümün beşinci parçası, ilk şarkıdaki

my parents are dead, they're up in the sky
my parents divorced, when I was five

sözlerini yalanlayan,

my parents didn't divorce when I was five
and mine didn't actually die, that was just a lie

sözleri ve sinsi bir "yalan dünya" müziğiyle açılınca Mixel Pixel'le aramda bir bağ kuruluverdi. Yeni bir grup da değillermiş üstelik, last.fm'den baktığımda önceden dört albüm daha yapmış olduklarını gördüm. Toplamayı yaparken hangi parçayı koyacağıma karar veremedim, sonunda "Favorite Sweatshirt On"u elemek zorunda kaldım fakat Mixel Pixel'in elektroniğin dozunu biraz arttırdığı CSS lakayıtlığındaki bu dans parçasını da tavsiye ederim.

Posted by
Categories: Etiketler: ,

2 yorum

8.3.08


"Trent Reznor, gidişatın muhasebesini yapmış. 2 Ocak itibariyle yaklaşık 155 bin kişinin indirdiği albüme yaklaşık 28 bin kişi ödeme yapmış. Beşte bir oran Reznor'a az gelip morali bozulsa da, bir önceki Williams albümünün sadece 33 bin sattığı düşünülürse telâşa mahal yok gibi. Zaten Reznor'un kendisi de tanıtıma hiç para harcamadan bir yıllık turne programı yapabildiklerini söylüyor, bunun geleneksel yollarla yapılamayacağının hakkını veriyor. Üstelik bunlar sadece o site için geçerli rakamlar. Başka sitelerden ve paylaşım programlarından indirilenlerle Williams'ın çok daha fazla insana ulaşmış olması muhtemel... Dolayısıyla bu sistem pekâlâ işliyor! Bir habere göre Carl Barât da yeni Dirty Pretty Things albümünü aynı şekilde yayınlamak istemiş, ancak ünlü menajerleri Alan McGee'den kesinlikle ret cevabı gelince geri adım atmak zorunda kalmış... Olsun, az ya da çok, müzik tüccarlarının kaleleri saldırıya uğruyor ya başlangıç için bu da yeter!"*


*15 Şubat'ta çıkan Express dergisinde Saul Williams'ın "The Inevitable Rise and Liberation of NiggyTardust!" albümü üzerine İlker Aksoy'un yazdığı yazıdan alıntıdır. Albümün dağıtımı Radiohead'in yaptığına benzer bir yolla, internet üzerinden yapılıyor. Aynı şey yeni Nine Inch Nails albümü için de geçerli. Williams'ın şiiri ve müziği üzerine ise ayrı bir yazı yazmak boynumun borcu.

Posted by
Categories: Etiketler: , , ,

1 yorum

Geçen hafta kantinde İrem'in Amerika'ya giderken bana bıraktığı sevgili mp3 çalarının radyosunu kurcalarken, topluca oturulurken kulaklıklarını takıp ilgi çekmeye çalışan görgüsüz bir insan olduğum iddia edildi. Esasen niyetim Açık Radyo'yu sabitleyip sabahları otobüsün en alt basamağı ve kapısı arasında sıkışırken Açık Gazete'yi filan dinleyebilmekti. Bugün de Açık Radyo'nun 5. Dinleyici Destek Projesi Özel Yayını başlamış, pek 'müstesna' konukları var. 16 Mart'a kadar sürecek yayının ayrıntılarını buradan okuyabilirsiniz.

Posted by
Categories: Etiketler: ,

2 yorum

28.2.08


Dengue Fever - Tiger Phone Card (Venus on Earth, 2008)
The Bees - Left Foot Stepdown (Octopus, 2007)
Adam Green - When a Pretty Face (Sixes and Sevens, 2008)
She & Him - You Really Gotta Hold on Me (Vol.1, 2008)
Low Low Low La La La Love Love Love - The Way You Play (Ends of June, 2007)

Calexico - Guns of Brixton (The Clash cover) (Calexico/Beirut Split Single, 2006)

[Kırık parmağımın yarattığı keyifsizlikle pek konuşmadan şarkıları yığma hakkını kendimde görüyorum efendim. Tek tek uğraştırma beni derseniz yandaki resme tıklayın, miksteyp insin.]

Posted by
Categories: Etiketler:

3 yorum

24.2.08


Yazının sonlarında kalıp kaynamasına mani olmak için, Noah & The Whale'in şu klibini sizlerle peşinen paylaşmak istiyorum. Kendilerini serious amateurs/ciddi amatörler olarak tanımlamış müzisyenlere -en azından bu sözün hakkını verip vermediklerine karar vermek için- bi bakmak lazım bence. Çocukluğunu akşam Show Tv'de Hababam Sınıfı var diye sevinerek geçirip seneler sonra Wes Anderson'a gönül verdiklerinde "Hep bi Tenenbaum olmak istediydim" (bkz. şu facebook grubu) diye yeni yeni adetler çıkaranların, yüzlerinde şapşal bir gülümsemeyle izleyeceğini tahmin ediyorum. Yalnız Youtube'a giderseniz buraya geri dönün he mi. (Bu noktada birçok okuyucu ulan zart zurt konuşana kadar buraya embed edeydin ya diyebilir. Hatta söz konusu brandon bey ise, bu işlemi embed gömbed olarak adlandırıp edepsizleşebilir. Lakin burda gözden kaçırılan nokta, benim blogu videolarla doldurmaktan kaçınıyor oluşumdur. Her videonun altına üç beş satır yazıp işin içinden çıkıvermek beleş fakat olası bir youtube yasağında kabak gibi ortaya çıkan birkaç cümlelik yazılarımın zavallılığı ne olur, ha benim tosunum?)
Parantezi kapayayım da memnuniyetsizliği elden bırakmayayım, sürekli olarak dinlediğim müziklerle didişmekteyim. Koskoca bir müzik tarihine sırtımı dönüp mart ayında çıkacak albümü dinlemenin absürd bir yanı var, ayrıca Babylon'daki güruh neden bir an olsun sessiz olamıyor, neden tam 'sahne ışıkları ne güzel ya' diye gevşeyecekken bir ışığın mekanın logosunun, diğerinin Converse reklamının üstüne düştüğünü fark edip büsbütün geriliyorum ve bu gibi sorular. Bu nedenlerde Vampire Weekend'i pek sevmeme rağmen her tarafta pohpohlanan bu gruba temkinli yaklaşıyor, "Geçici bir heves mi bilmem ki bizimkisi, ömür boyu sürer mi?" gibi Ozan Orhon şarkılarını aklıma getiriyordum. Sonra bir baktım Take Away Shows'a konuk olmuş, Paris sokaklarında yol alan bir arabada sıkış tıkış müzik yapmışlar, solistlerinin çok güzel bir ses rengi var, klavyeci bir ara kamera kendisini çekerken "ayh dur çekme şimdi şaşırıcam ya" diye dilini çıkarıyor, dedim "Eeh başlarım ha, yazacağım". Afrika davullarının indie tabir edilen müziğe sokulması bir yenilik olmasa da Vampire Weekend'in müziğine iyi uyarlandıkları, grubun "World Music" klişelerine bulaşmadan (ya da kötü bir Talking Heads taklidine dönüşmeden) sade, melodik ve mizahi yönü güçlü bir müzik icra ettiği söylenebilir.

Sonra efendim, dedim ki Florence&The Machine'den de bir parça koyayım, Myspace'ine girdim. Yazılanları okurken gözüme bir derginin grupla ilgili yazısının başlığı çarptı:

Demek ki müziği anlatmanın zorluğunu altetmek için alakasız kelimeleri bir araya getirip formül mahiyetinde post-modern başlık koymak sadece bizim dergicilik anlayışımızda değil ecnebi yayınlarda da makbulmüş. Yani Florence&The Machine de, ne diyeyim size, henüz 21 yaşında biraz fırlama havalarda bir kızcağız. Bir önemi varsa MTV kendisini 2008'in çıkış yapacak müzisyenleri oylamasında aday göstermiş (şöyle bir önemi var, ne yazık ki ilk oradan gördüm), hemen aşağıdaki fotoğrafıyla iyice dikkatimi celbetmiştir.


(Şimdi fark ettim de MTV fotoğrafın kenarlarını buğulamış. Afferim. Orjinali de MySpace'den kaldırılmış. Haydaa.) Florence&The Machine'in MySpace'inde Beirut'un Postcards From Italy'sinin sıradan bir coverı da var, kendi şarkıları kesinlikle daha güzel. Regina Spektor, Fiona Apple severlere tavsiye ederim.

Posted by
Categories: Etiketler: , , ,

1 yorum

19.2.08


Dersin bitiminde sorduğum soru zaten bu çerçevedeydi: çalınmayan müzik nereye gidiyor? Havada mı kayboluyor yoksa içimizde mi "kalıyor"?

Dersi kaçırmış olanlarımız için, buradan okunabilir.

Posted by
Categories: Etiketler: ,

3 yorum

17.2.08


*David Cronenberg - Videodrome'dan kare

Geçen hafta üniversite öğrencileri arasında -pek tabii ki- türbanın tartışıldığı 32. Gün'ü biraz izleme gafletinde bulundum. Program horoz dövüşü formatında ilerliyor. Zaten konuşmak için pek kısa bir süreleri olan, onda da sözleri her cümlelerinden sonra alkışlarla kesilen öğrencilerin slogan atıp oturmaktan başka çareleri yok. Her söyleneni alkışlayan kalabalıkla ilgili olarak, kısa bir anekdot aktaracağım: Sonbahar döneminde Boğaziçi Üniversitesi'ndeki "Kardeşlik İstiyoruz" inisyatifinin organize ettiği bir panele gitmiştim. Tartışmanın bir yerinde söz alan bir kız, Avukat Eren Keskin'e Ermeni Soykırımı belgelerle ispat edilememişken nasıl böyle konuşabildiğini sordu, sorusu biter bitmez de arkadaşları tarafından hararetle alkışlandı. Şimdi kelimesi kelimesine hatırlayamadığım sorusunun bir yerinde, devlet ve millet kavramları fena halde karışıyordu. Nazan Üstündağ Hoca kızın dikkatini bu bulanıklığa, farkında olmadan kullandığı devlet ağzına çekince bu defa salonun büyük bir kısmı da onu alkışladı. Kız sorusunun cevabını beklemeden toparlanıp gitti, zaten tepki göstermek için sormuştu, falan filan.
Biraz sonra Mehmet Tarhan söz aldı. Kızın söylediklerine öfkelenip Nazan Hoca'yı alkışlarken yaptığımızın aslında tam da eleştirdiğimiz tavrı tekrarlayıp iyice kutuplaşmak olduğunu, bu şekilde çözüm üretemeyeceğimizi söyledi. Ben ne kadar aktarabildim bilmiyorum, fakat Mehmet Tarhan o gün tartışma üslubuyla ilgili çok doğru bir noktaya işaret etmişti benim için. Nazan Hoca'nın yaptığı yerinde saptama ve kızın buna bir cevap veremeyecek olması, onunla aynı görüşü paylaşmayan bizleri zafer sarhoşluğuyla doldurmuş, "Nasıl da aldı ağzının payını" diye sevinip Boğaziçi'nin küçük ve steril özgürlük ortamında onu mağlup ettiğimiz için havalara uçmuştuk. Mehmet Tarhan, ayaklarımızı yere bastırdı.
32. Gün ya da Abbas Güçlü'yle Genç Bakış gibi programların da aslında gençler için tartışma platformu filan oluşturduğu yok. Her görüşten birileri konuşsun diye ellerine mikrofon tutuşturulanlar zaten türlü mecrada duyduklarımızı yineliyor, kameraman -tribün mantığıyla- güzel kızları ya da bir gencin elindeki -kessskin gözleriyle yakaladığı- tespihi gösteriyor (bravo!), deney kontrolden çıkıp salonun bir ucunda iki kişi kavgaya tutuşursa hemen bir reklam yapıştırılıyor. Biraz abartsam, gençlerin burda kendilerini temsil etme biçiminin 23 Nisan'da çocukların bir günlüğüne başbakan olması gibi kurgulandığını söyleyebilirim.
Televizyonun dertlere derman olmasını beklemek fazlaca naif olurdu zaten.

Posted by
Categories: Etiketler: , ,

0 yorum

13.2.08


Two Easy Steps'e MySpace'te dolanırken rastladım. Daha ilk parçalarını dinlerken 'büyüklere ninniler' diye düşünüp de sonra wonderkid'in başında kurmalı oyuncak melodisi duyunca -Replikas/Kemir Beni'nin girişi gibi- onlarla ilgili birkaç satır yazmak geldi içimden. Ayın dokuzunda Kırık Çizgi'yle beraber Peyote'de çıkmışlar. Çok duru parçaları var, insana hafif eve kapanma arzusu veriyor. Zaten onlar da eve kapanıp kaydetmişler şarkıları: Demolarındaki ufak aksaklıklarla ilgili mesaj attığımda gruptan Atacan hemen cevap yazıp Isparta'da stüdyo gibi bir imkanları olmadığından kaydı evde yaptıklarını, bu nedenle sandalye gıcırtısının bile duyulabildiğini, ama bu durumun aslında hoşlarına da gittiğini yazmış. (Her şeyi lo-fi deyip etiketleyip duruyoruz, buyrun harbici lo-fi.) Liv Tylar'a şarkı yaptıklarını da ekleyeyim ki merak edeni bol olsun.
Saygılar efendim.
Myspace
Demo (Rapidshare)

Posted by
Categories: Etiketler: , , ,

5 yorum

11.2.08


Bizim hanın çaycısı Muzo fena sitem etti. Önceki hafta korsan film dağıtıyor diye onu ihbar etmişim. Telif hakları hakkında bu kadar hassas olduğunu bilsem valla adını bile anmazdım. Bir de bana laf ediyor, yok seyretmeden verdim diyerek kendimi aklamışım da, ona yüklenmişim de... Sinirlendim sonunda, sanki ikimiz dengiz; ben koskoca köşe yazarı, korsan DVD seyretsem nice olur halim, insan içine çıkamam. Tabii ki izlemediğimi açık seçik yazacağım. Var mı Türkiye'de bir tane korsan DVD seyreden gazeteci, köşe yazarı. Yok tabii ki. Her biri fikir haklarına son derece saygılıdır nitekim. Bakın hepsi meşhur filmlere gayet yakın ilgi gösterir ve sonuçta Beyoğlu sinemaları köşe yazarı ve gazetecilerle dolup taşar. Yoksa ne bileyim mesela sinema yazarlarımız haftanın beş günü sabahın köründe basın gösterimi peşinde koşmaz, oturup sıcak evinde korsan DVD seyreder, sonra da yazısını yazardı. Hatta televizyon kanallarına çantalı korsan satıcıları gider, voliyi vururdu.
Ama var mı böyle durumlar, yok. Var mı gösterime girmemiş Oscar adayı filmleri izleyip yorum yapan, yok. Muzo'ya buradan 'Kimseye çamur atma' diye sesleniyor ve artık ondan çay kahve almayı kesiyorum. Sevil, git kızım al bir Sinbo ketıl, koy kenara, kurtulalım şu Muzo'dan.

Radikal'in anonim kültür-sanat-dedikodu yazarı Kemal Yılmaz, korsana karşı tavrını beyan ediyor.

Posted by
Categories: Etiketler: ,

0 yorum

 
>